
KALBİN ŞAHİTLİĞİ:
SİYONİZM, EMPERYAL GÜÇLER, İRAN SAVAŞI VE İNSANLIĞIN VİCDAN KRİZİ
Tarihin En Eski Sorusu
Tarih boyunca insanlık aynı soruyla yüzleşmiştir:
Güç mü üstün gelecektir, yoksa adalet mi?
Modern çağın teknolojik ilerlemesine rağmen bu soru hâlâ cevaplanmış değildir. İnsanlık uzaya araç gönderebilen, atomu parçalayabilen ve yapay zekâ üretebilen bir medeniyet kurmuştur. Fakat aynı insanlık hâlâ şehirleri bombalayabilmekte, çocukların hayatını jeopolitik hesapların parçası hâline getirebilmektedir.
Ortadoğu bugün bu büyük ahlaki çelişkinin merkezinde durmaktadır.
Filistin’de yaşanan trajedi, İsrail’in askeri operasyonları, Amerika Birleşik Devletleri’nin bölgedeki stratejik desteği ve İran ile tırmanan savaş, modern dünyanın güç düzeninin nasıl işlediğini gösteren en çarpıcı örneklerden biridir.
Tasavvuf geleneği ise bu olaylara bambaşka bir yerden bakar. Çünkü tasavvuf gücün değil hakikatin dilidir.
Emperyal Düzen ve Modern Güç Politikası
Emperyalizm yalnızca eski sömürge imparatorluklarına ait bir kavram değildir. Günümüzde emperyal düzen çoğu zaman askeri üsler, ekonomik bağımlılık, stratejik ittifaklar ve diplomatik güç üzerinden yürür.
Ortadoğu bu düzenin en yoğun hissedildiği bölgelerden biridir.
Amerika Birleşik Devletleri onlarca yıldır bölgedeki askeri varlığını sürdürmektedir. Bu varlık petrol yolları, enerji güvenliği, stratejik üsler ve bölgesel ittifaklarla yakından ilişkilidir.
İsrail ise bu stratejik mimarinin en önemli aktörlerinden biri hâline gelmiştir.
Bu durum birçok düşünür tarafından şu şekilde yorumlanmaktadır:
Ortadoğu’da güç dengesi yalnızca bölgesel aktörler tarafından değil, küresel güçler tarafından da şekillendirilmektedir.
Filistin meselesi bu yüzden yalnızca bir toprak anlaşmazlığı değildir.
Bu mesele aynı zamanda küresel güç mimarisinin bir sonucudur.
Siyonizm ve Modern Devlet Gücü
Siyonizm başlangıçta Yahudi halkı için bir ulusal devlet kurma ideali olarak ortaya çıkmıştır. Ancak modern dönemde bu ideoloji güçlü bir devlet politikası ve askeri doktrinle birleşmiştir.
Bugün İsrail devleti dünyanın en gelişmiş askeri teknolojilerinden bazılarına sahiptir.
Ancak Filistin topraklarında uygulanan politikalar – işgal, yerleşim genişlemesi, abluka ve askeri operasyonlar – uluslararası alanda yoğun eleştirilere neden olmaktadır.
Özellikle Gazze’de yaşanan yıkım, sivillerin ve çocukların ağır bedeller ödemesi, dünyanın birçok yerinde büyük bir vicdan tartışmasını tetiklemiştir.
Bir şehir bombalandığında yalnızca binalar yıkılmaz.
- Hatıralar yıkılır.
- Aileler yıkılır.
- Bir toplumun geleceği yıkılır.
Bu yüzden Filistin meselesi yalnızca politik bir mesele değildir.
Bu mesele insanlığın ahlaki sınavıdır.
İran Savaşı: Bölgesel Çatışmadan Küresel Krize
Ortadoğu’daki gerilim son yıllarda yeni bir aşamaya girmiştir.
İsrail ile İran arasındaki gerilim uzun süredir dolaylı çatışmalar şeklinde devam ediyordu. Ancak 2025 ve 2026 yıllarında bu gerilim doğrudan askeri çatışmalara dönüşmüştür.
2025 yılında İsrail İran’daki askeri ve nükleer tesislere geniş çaplı saldırılar düzenledi. Bunun ardından İran füze ve drone saldırılarıyla karşılık verdi.
2026 yılında ise çatışma daha da büyüdü ve Amerika Birleşik Devletleri de doğrudan askeri operasyonlara katıldı.
Bu savaş yalnızca iki devlet arasındaki bir mücadele değildir.
Bu savaş aynı zamanda küresel güç dengelerini etkileyen bir krizdir.
Hürmüz Boğazı üzerinden geçen enerji yolları dünya petrol ticaretinin büyük bir bölümünü oluşturur. Bu bölgede yaşanan çatışmalar küresel enerji fiyatlarını ve ekonomik dengeleri doğrudan etkileyebilir.
Dolayısıyla İran savaşı yalnızca bölgesel bir mesele değildir.
Bu savaşın etkileri dünya ekonomisine kadar uzanmaktadır.
Savaşın Felsefesi
Tasavvuf düşüncesine göre savaş yalnızca silahların çatışması değildir.
Savaş insanın içindeki karanlığın dışa vurumudur.
- Korku
- Güç arzusu
- Kontrol tutkusu
Bu üç unsur birleştiğinde devletler savaş üretir.
Modern çağın trajedisi ise teknolojinin bu karanlık dürtülere sınırsız güç sağlamasıdır.
Bir düğmeye basarak şehirleri yok edebilen bir dünyada yaşıyoruz.
Ama insan kalbi hâlâ aynı kalptir.
Tasavvufun Perspektifi
Tasavvuf dünyaya farklı bir gözle bakar.
İbn Arabî’ye göre insan kalbi bütün varlığı kapsayabilecek kadar geniştir.
Kalp bir mabettir.
O mabette sınırlar yoktur.
Mevlânâ ise şöyle der:
“Ya olduğun gibi görün ya göründüğün gibi ol.”
Bu söz yalnızca bireyler için değil devletler için de geçerlidir.
Eğer bir devlet barıştan söz ediyorsa, eylemleri de barış üretmelidir.
Yunus Emre ise insanlığın en sade ama en güçlü ahlakını dile getirir:
“Yaratılanı severiz, Yaradan’dan ötürü.”
Bu söz aslında bütün savaşların ötesinde bir hakikati anlatır.
İnsan kutsaldır.
Bir insanın hayatı hiçbir ideolojiden daha değersiz değildir.
Filistin ve İran: İnsanlığın Vicdan Testi
Bugün Ortadoğu’da yaşananlar yalnızca bölgesel siyaset değildir.
Bu olaylar insanlığın vicdanını sınamaktadır.
Gazze’de yaşanan yıkım
İran ile tırmanan savaş
Bölgesel güç mücadeleleri
Bunların hepsi modern dünyanın ahlaki krizinin parçalarıdır.
Bu yüzden mesele yalnızca jeopolitik değildir.
Bu mesele insanlığın hangi yolu seçeceğiyle ilgilidir.
Gücün yolu mu?
Yoksa adaletin yolu mu?
Kalbin Direnişi
Tarih bize bir şeyi tekrar tekrar göstermiştir:
Hiçbir imparatorluk sonsuz değildir.
Roma çöktü.
Sömürge imparatorlukları çöktü.
Büyük güçler değişti.
Ama insanlığın vicdanı tamamen yok olmadı.
Tasavvuf geleneği bize umut hakkında bir şey öğretir.
Karanlık ne kadar yoğun olursa olsun bir ışık her zaman vardır.
O ışık insan kalbidir.
Eğer insanlık bir gün gerçekten barışı kuracaksa, bu barış silahların gücüyle değil kalbin uyanışıyla gelecektir.
Çünkü gerçek barış yalnızca savaşın yokluğu değildir.
Gerçek barış adaletin varlığıdır.
Masumların öldürülmediği bir dünya arzusuyla,…
Dr. Abidin TATLI




