KALBİN ŞAHİTLİĞİ:
SİYONİZM, EMPERYAL GÜÇLER, İRAN SAVAŞI VE İNSANLIĞIN VİCDAN KRİZİ

 Tarihin En Eski Sorusu

Tarih boyunca insanlık aynı soruyla yüzleşmiştir:
Güç mü üstün gelecektir, yoksa adalet mi?
Modern çağın teknolojik ilerlemesine rağmen bu soru hâlâ cevaplanmış değildir. İnsanlık uzaya araç gönderebilen, atomu parçalayabilen ve yapay zekâ üretebilen bir medeniyet kurmuştur. Fakat aynı insanlık hâlâ şehirleri bombalayabilmekte, çocukların hayatını jeopolitik hesapların parçası hâline getirebilmektedir.
Ortadoğu bugün bu büyük ahlaki çelişkinin merkezinde durmaktadır.
Filistin’de yaşanan trajedi, İsrail’in askeri operasyonları, Amerika Birleşik Devletleri’nin bölgedeki stratejik desteği ve İran ile tırmanan savaş, modern dünyanın güç düzeninin nasıl işlediğini gösteren en çarpıcı örneklerden biridir.
Tasavvuf geleneği ise bu olaylara bambaşka bir yerden bakar. Çünkü tasavvuf gücün değil hakikatin dilidir.

Emperyal Düzen ve Modern Güç Politikası

Emperyalizm yalnızca eski sömürge imparatorluklarına ait bir kavram değildir. Günümüzde emperyal düzen çoğu zaman askeri üsler, ekonomik bağımlılık, stratejik ittifaklar ve diplomatik güç üzerinden yürür.
Ortadoğu bu düzenin en yoğun hissedildiği bölgelerden biridir.
Amerika Birleşik Devletleri onlarca yıldır bölgedeki askeri varlığını sürdürmektedir. Bu varlık petrol yolları, enerji güvenliği, stratejik üsler ve bölgesel ittifaklarla yakından ilişkilidir.
İsrail ise bu stratejik mimarinin en önemli aktörlerinden biri hâline gelmiştir.
Bu durum birçok düşünür tarafından şu şekilde yorumlanmaktadır:
Ortadoğu’da güç dengesi yalnızca bölgesel aktörler tarafından değil, küresel güçler tarafından da şekillendirilmektedir.
Filistin meselesi bu yüzden yalnızca bir toprak anlaşmazlığı değildir.
Bu mesele aynı zamanda küresel güç mimarisinin bir sonucudur.

Siyonizm ve Modern Devlet Gücü

Siyonizm başlangıçta Yahudi halkı için bir ulusal devlet kurma ideali olarak ortaya çıkmıştır. Ancak modern dönemde bu ideoloji güçlü bir devlet politikası ve askeri doktrinle birleşmiştir.
Bugün İsrail devleti dünyanın en gelişmiş askeri teknolojilerinden bazılarına sahiptir.
Ancak Filistin topraklarında uygulanan politikalar – işgal, yerleşim genişlemesi, abluka ve askeri operasyonlar – uluslararası alanda yoğun eleştirilere neden olmaktadır.
Özellikle Gazze’de yaşanan yıkım, sivillerin ve çocukların ağır bedeller ödemesi, dünyanın birçok yerinde büyük bir vicdan tartışmasını tetiklemiştir.

Bir şehir bombalandığında yalnızca binalar yıkılmaz.

  • Hatıralar yıkılır.
  • Aileler yıkılır.
  • Bir toplumun geleceği yıkılır.

Bu yüzden Filistin meselesi yalnızca politik bir mesele değildir.

Bu mesele insanlığın ahlaki sınavıdır.

İran Savaşı: Bölgesel Çatışmadan Küresel Krize

Ortadoğu’daki gerilim son yıllarda yeni bir aşamaya girmiştir.
İsrail ile İran arasındaki gerilim uzun süredir dolaylı çatışmalar şeklinde devam ediyordu. Ancak 2025 ve 2026 yıllarında bu gerilim doğrudan askeri çatışmalara dönüşmüştür.
2025 yılında İsrail İran’daki askeri ve nükleer tesislere geniş çaplı saldırılar düzenledi. Bunun ardından İran füze ve drone saldırılarıyla karşılık verdi.
2026 yılında ise çatışma daha da büyüdü ve Amerika Birleşik Devletleri de doğrudan askeri operasyonlara katıldı.
Bu savaş yalnızca iki devlet arasındaki bir mücadele değildir.
Bu savaş aynı zamanda küresel güç dengelerini etkileyen bir krizdir.
Hürmüz Boğazı üzerinden geçen enerji yolları dünya petrol ticaretinin büyük bir bölümünü oluşturur. Bu bölgede yaşanan çatışmalar küresel enerji fiyatlarını ve ekonomik dengeleri doğrudan etkileyebilir.
Dolayısıyla İran savaşı yalnızca bölgesel bir mesele değildir.
Bu savaşın etkileri dünya ekonomisine kadar uzanmaktadır.

Savaşın Felsefesi

Tasavvuf düşüncesine göre savaş yalnızca silahların çatışması değildir.
Savaş insanın içindeki karanlığın dışa vurumudur.

  • Korku
  • Güç arzusu
  • Kontrol tutkusu

Bu üç unsur birleştiğinde devletler savaş üretir.
Modern çağın trajedisi ise teknolojinin bu karanlık dürtülere sınırsız güç sağlamasıdır.
Bir düğmeye basarak şehirleri yok edebilen bir dünyada yaşıyoruz.
Ama insan kalbi hâlâ aynı kalptir.

Tasavvufun Perspektifi

Tasavvuf dünyaya farklı bir gözle bakar.
İbn Arabî’ye göre insan kalbi bütün varlığı kapsayabilecek kadar geniştir.
Kalp bir mabettir.
O mabette sınırlar yoktur.

Mevlânâ ise şöyle der:
“Ya olduğun gibi görün ya göründüğün gibi ol.”
Bu söz yalnızca bireyler için değil devletler için de geçerlidir.
Eğer bir devlet barıştan söz ediyorsa, eylemleri de barış üretmelidir.

Yunus Emre ise insanlığın en sade ama en güçlü ahlakını dile getirir:
Yaratılanı severiz, Yaradan’dan ötürü.”
Bu söz aslında bütün savaşların ötesinde bir hakikati anlatır.
İnsan kutsaldır.
Bir insanın hayatı hiçbir ideolojiden daha değersiz değildir.

Filistin ve İran: İnsanlığın Vicdan Testi

Bugün Ortadoğu’da yaşananlar yalnızca bölgesel siyaset değildir.
Bu olaylar insanlığın vicdanını sınamaktadır.
Gazze’de yaşanan yıkım
İran ile tırmanan savaş
Bölgesel güç mücadeleleri
Bunların hepsi modern dünyanın ahlaki krizinin parçalarıdır.
Bu yüzden mesele yalnızca jeopolitik değildir.
Bu mesele insanlığın hangi yolu seçeceğiyle ilgilidir.
Gücün yolu mu?
Yoksa adaletin yolu mu?

Kalbin Direnişi

Tarih bize bir şeyi tekrar tekrar göstermiştir:
Hiçbir imparatorluk sonsuz değildir.
Roma çöktü.
Sömürge imparatorlukları çöktü.
Büyük güçler değişti.
Ama insanlığın vicdanı tamamen yok olmadı.
Tasavvuf geleneği bize umut hakkında bir şey öğretir.
Karanlık ne kadar yoğun olursa olsun bir ışık her zaman vardır.
O ışık insan kalbidir.
Eğer insanlık bir gün gerçekten barışı kuracaksa, bu barış silahların gücüyle değil kalbin uyanışıyla gelecektir.
Çünkü gerçek barış yalnızca savaşın yokluğu değildir.
Gerçek barış adaletin varlığıdır.

Masumların öldürülmediği bir dünya arzusuyla,…
Dr. Abidin TATLI

SEVGİYİ GERİ ÇEKMEK
(Savaşların Gölgesinde Babalık)

Dr. Abidin Tatlı
Araştırmacı Yazar
Tadımcı, Tadım Eğitmeni

1. Dünya Savaşı ardından Kurtuluş Savaşı ve sonrasındaki yeniden inşa yılları…
Yirminci yüzyılın ilk çeyreği, Anadolu’nun neredeyse her köyüne, her ocağına bir kara haber getirmiştir. Bu savaşlar yalnızca topraklar için değil insanlar için, aile yapısı için, bireylerin ruh sağlığı ve duygusal gelişimi için de büyük yıkımlar getirmiştir.
Bu yıkımların görünmeyen taraflarından biri, erkeklerin cepheye gitmesiyle geride kalan kadınlar ve çocuklar üzerinde bıraktığı derin izlerdir. Ama bir başka önemli sonuç daha vardır: Savaş sonrası hayatta kalan erkeklerin, yalnızca kendi çocuklarını değil, yetim kalan diğer çocukları da babasız bırakmamak adına duygularını nasıl bastırmak zorunda kaldıkları.
Ve işte, bu tarihsel ve buna bağlı kültürel yapı, bugünkü orta yaş ya da yaşlı kuşak babaların neden çocuklarına sevgilerini gösteremediklerinin arkasındaki gerçeği oluşturur.

Savaşın Aldığı ve Bıraktığı
1914’te başlayan I. Dünya Savaşı ve onu takip eden Kurtuluş Savaşı, Anadolu’da bir nesli neredeyse yok etti. Cepheye giden erkeklerin çok büyük bölümü geri dönemedi. Dönse de eksik döndü. Fiziksel olarak sağ kalanlar, ruhlarında taşıdıkları kayıplarla yarım kaldılar.
O yıllarda birçok köyde ya erkek nüfus yoktu ya da çok azdı. Birçok kadın genç yaşta dul kaldı. Çocuklar yetim büyüdü.
Dönebilen çok az sayıdaki erkek, bundan sonra yalnızca kendi ailesinin değil, tüm köyün yükünü taşıyan bir figüre dönüştü.

“Baba” Kavramının Genişlemesi
Savaşlardan dönen bu erkekler artık sadece kendi evlatlarının değil ölen kardeş, kuzen, komşu çocuklarının da “baba”sı olmuştu.
Bir çocuk babasını kaybetmişse, dönen adamın gözünde o da “emanetti”.
Ve işte o noktada şekillenmeye başladı bu neslin bilinçaltına kazınan sessiz kural:
“Bir çocuğu severken, diğerini mahzun bırakıp ağlatma. En iyisi, hiçbirini ayırma. Hatta hepsini belli etmeden sev.”
Ve böylece duygularını geri çeken, sevgiyi içinde yaşayan, sarılmayı lüks sayan bir baba modeli doğdu.

Sevgiyi Göstermemek Bir Suç Değildi, Bir Fedakârlıktı
O dönem babaları sevgisiz değildi.
Bilakis, duyguları daha da yoğundu. Ama o sevgiyi göstermeyi bilinçli olarak bastırdılar. Çünkü onlara göre sevgiyi gösterdiklerinde, adaletsizlik doğabilirdi.
Kendi çocuğuna sarıldığında, babasız kalan çocuğun bakışlarını görmeye dayanamazlardı.
Bu nedenle:

  • Bir çocuk ağlamasın diye diğerini güldürmediler.
  • Bir yetim dışlanmasın diye öz evlatlarına sevgilerinde sınır koydular.
  • Kendi evlatlarını sevmek yerine herkese eşit mesafede durmayı seçtiler.

Sevgi, gösterildiğinde acı verecekti. Bu yüzden sevgi; sessizmesafeli ve çoğu zaman anlaşılmayan bir şekle konumlandı.

“Sevgiyle Büyümedik” Diyen Bir Kuşak
Bugün 40’lı, 50’li yaşlarda olan birçok insanın babalarıyla olan ilişkilerinde ortak bir tema vardır:
“Babam beni severdi ama belli etmezdi.”
“Bana hiç sarıldığını hatırlamam.”
“Bir kez olsun adımı övgüyle andığını duymadım.”

Oysa o babalar;

  • Sabahın köründe işe giderek,
  • Çocuklarına bir beden büyük pantolon alarak,
  • Kendi yemeyip çocuklarına yedirerek,
  • Sessizce, yorgun elleriyle geçim sağlayarakSeni seviyorum” dediler — ama dilsiz-…

Onlar sevgiyi kelimeye değil ekmeğe, alın terine, sorumluluğa yüklediler.

Bugün Ne Anlamalıyız?
Biz bugünün yetişkinleri olarak bazen kendi çocuklarımıza daha çok sarılmamızın, sevgimizi açıkça göstermemizin sebebini “onlardan farklı olmak istemek” şeklinde açıklarız.
Ama aslında, bu da onların bize bıraktığı dolaylı bir mirastır.
Çünkü o sevgi gösterilemediği için eksik kalan yanlarımızı, biz çocuklarımıza tamamlamak isteriz.
Onlardan kalan sessizliği, şimdi yüksek sesle söyleyerek iyileştirmeye çalışırız.
Bu bir kırılmanın değil, bir iyileşmenin işaretidir.

Sonuç: Sevemedi Değil, Sakladı
Bizim babalarımız sevgisiz değil, vicdanlıydılar.
Sadece kendi evlatlarının değil, köydeki tüm çocukların yükünü omuzlarında taşıdılar.
Ve belki de bu yüzden, sevgiyi açık açık göstermekten çekindiler.
Onların sevgisi eşitlikten geçti, vicdandan ve suskunluktan.
Bugün onların suskunluğunu anlamak, bu ülkenin acı tarihini anlamaktan geçer.
Ve onları yargılamak değil, onları onarmak bize düşer.
Biz onların sevemediklerine değil, duygularındaki yoğunluğa odaklanalım.
Çünkü bazen en çok seven, en sessiz olandır.

Saygılarımla,

Muhabbet zor zenaat!..

22 Ağustos 2025

“Muhabbeti gör ne iştir
Bir can bir canı seviştir”                                                                                                                                            Seyrânî

Yunus Emre “Ben gelmedim dava için” buyurdu, gönüller yapmağa geldiğini duyurdu ya; Everekli Aşık Seyrânî Baba da onu duydu:

“Ben veririm muhabbete akçemi
Sen yel çalış rûzigâre ver
Muhabbete nasip olmayan malı
Hekime, hâkime, nâra, kara ver!”

Medeniyetimiz merhamet üzerine kurulmuştur ve en âlâ maksadımız ise muhabbettir. Muhabbet zor zenaat, her zaman müyesser olmaz. Kimi zaman alıcısı bulunmaz, kimi zaman vakit kıttır ya da yer dardır.

Elhak, “kabiliyyet dâd-ı Hak’tır / herkese olmaz nasip.” İnsan insan ola ki muhabbet nasip ola.

İşte bunlar gibi bir nice sebepten ötürü muhabbet hasıl olmayınca merhamete razı oluruz ve cemiyetimizi, birliğimizi, dirliğimizi merhamet direkleri üzerinde yükseltiriz. Merhametin bir derece altında adalet vardır ki düşmanlarımızla ilişkimizde bu seviyenin altına düşemeyiz. Ayrandan aşağı katık, adaletten aşağı muamele olmaz, tasavvur olunamaz. Hukuk ve kanun dahi adaletten madun olsa da cümleye ilhak olunur.

Bir başka ifade ile bir sana bir bana dersek adil olmuş oluruz. Hepsi sana dersek merhameti kuşanmışızdır. Ne sana ne bana sırrına vakıf olduysak hakikat perdesi aralanmak üzeredir.

Diyanet ve siyaset

Tunus’un asrımıza hediye ettiği büyük mütefekkir ve dava adamı, ümmet-i Muhammed’in asrımızdaki medâr-ı iftiharı Raşid el-Ğannûşî “din ne vakit devletle aynı çuvala girmişse oradan zararlı çıkmıştır” der.

Biz 3 Kasım 1924 tarihinde din ile devleti aynı çuvala koyduk ve üzerine Diyanet İşleri yazdık. 429 numaralı kanunun birinci maddesi şöyledir: “Türkiye Cumhuriyetinde muamelât-ı nasa dair olan ah­kâmın teşri ve infazı Türkiye Büyük Millet Meclisi ile onun teşkil ettiği Hüküme­te ait olup din-i mübin-i İslâmm bundan maada itikadât ve ibadâta dair bütün ah­kâm ve mesâilinin tedviri ve müessesât-ı diniyenin idaresi için Cumhuriyetin makarrında (Bir Diyanet işleri reisliği) makamı tesis edilmiştir.

Halen mer’î bulunan bu yasaya göre Diyanet İşleri Başkanlığı inanç ve ibadetlere taalluk eden hükümleri ve meseleleri tedvir etmek ve din hizmetlerini yürütmekle vazifelidir.

Elbette din-i mübin-i İslâm’ın devlet yönetimine, ekonomiye ve topluma dair pek çok ahlâmı ve düzenlemesi bulunmaktadır. Ancak bu alanlarda Diyanet İşleri Başkanlığı devlet tarafında yetkilendirilmemiştir. İnanç, ibadet ve din hizmetleri dışındaki alanlarda Diyanet’in icrâî bir gücü ve yetkisi bulunmamaktadır.

Mamafih Diyanet’in yetki alanı dışındaki konularda açıklamalar yapması kurumu fuzulî şağil pozisyonuna düşürebilir. Öte yandan hukuki bir geçerliliği olmayan, sadece İslam dinine dair bir bilgi paylaşımı niteliği taşıyan Diyanet açıklamalarını veya hutbelerini laik düzen için tehdit olarak algılamak da yangına körükle gitmek sayılabilir.

Hutbeler ses getiriyor

Başkanlığın son aylardaki birçok hutbesi ses getirdi. Bu seslerin bir kısmı alkış, bir kısmı kargış sesiydi. Hutbelerin tek bir merkezden hazırlanmasının ne kadar sıhhatli olduğu konusunu burada tartışmıyoruz bile… Aslolan imamın hutbeyi irad etmesidir, okuması bile değil. Hutbe kâğıttan, hele mobil cihazdan asla okunmaz. Hutbe irticalen irad olunur. Hutbe zikrullahtır ve öyle uzun bir manifesto değildir. Zira namaza dahildir. Hutbe Cuma günü öğle namazının iki rekatı yerine geçer. Uzunluğu da iki rek’at namaz kılınacak kadar olmalıdır. Resul-i Ekrem ve Nebiyy-i Muhterem (sav) hutbeyi kısa, namazda kıraati uzun tutardı.

Diyanet’in son hutbesine sosyal medyadan entelektüel ve akademik mahfillere değin lehte ve aleyhte pek çok tepki geldi. Bunlardan biri de İzmir Barosu’nun “Diyanet’i Uyarıyoruz: Türkiye Şeriatla Yönetilen Bir Ülke Değildir” başlığını taşıyan açıklamasıydı. Baronun internet sayfasında da yer alan açıklamanın girişi şöyle:

“15 Ağustos 2025 Cuma günü Diyanet İşleri Başkanlığı tüm camilerde okunmak üzere bir cuma hutbesi yayımlamıştır. Söz konusu hutbede “Yüce Rabbimizin koyduğu miras ölçüsünü değiştirmek ilahi adalete aykırıdır. (…) kız çocuklarının da Allah’ın takdir ettiği hakka razı olmaması kul hakkıdır.” şeklinde beyanlarda bulunulmuştur.”

Baroya göre

“Söz konusu beyanlar, hukuka aykırı olduğu gibi en temel ilkelerden biri olan eşitlik ilkesinin açıkça ihlali niteliğindedir. Söz konusu hukuka aykırılığın, Devlet tüzel kişiliğinin bir parçası olan Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yapılması ise kesinlikle kabul edilemez.”

Diyanet’in hutbesinde yer alan beyanların hukuka aykırı olması için hukuka aykırı bir müessir fiilin veya sonucun ortaya çıkmasını beklemek durumundayız.

Görevi din hizmetleri olan bir kurumun “dinimize göre kız çocukları erkek çocuklarının yarısı kadar miras almalıdır; ancak yasalar bu payları eşit dağıtmaktadır; siz kendi rızanız ile payınızın yarısında vaz geçiniz” demesi suç teşkil etmez, hukuka da aykırı olmaz. Bilakis Diyanet çifte meşruiyet prensibine göre hayatlarını idame ettirmeye çalışan Müslüman topluluğa, hukuk içinde bir çözüm yolu göstermektedir.

İzmir Barosu’nun açıklamasındaki rıza kavramına ilişkin değerlendirmeler dikkate şâyan:

“Diyanet İşleri Başkanlığı’nın “rıza” kavramını öne çıkararak miras paylaşımını dini ölçülerle tartışmaya açması, bu durumu değiştirmez. Biliyoruz ki toplumsal baskı ile üretilen rıza, rıza değildir; şiddetin bir görünümüdür.” 

Rızanın teşekkül edebilmesi hürriyete bağlıdır. Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün bir ufuk çizgisi gibi işaret ettiği “fikri hür, vicdânı hür” olmadan rızadan söz edilemez.

Ehlinin malumu olduğu veçhile özgür birey eğitim almış ve kendi parasını kazanabilen kişidir. Yani fikri hür, vicdânı hür ve cüzdanı hür.. Mahalle baskısı hür iradeyi ortadan kaldırır ve rıza yalan olur.

Baronun açıklaması şöyle nihayet buluyor:

“İzmir Barosu Başkanlığı olarak, kız çocuklarının ve kadınların miras hakkına yönelik her türlü saldırının karşısında olduğumuzu, kadınların mirastan mahrum bırakılmasının, yalnızca bireysel bir haksızlığa değil aynı zamanda toplumsal bir adaletsizliğe neden olacağının bilinci ile kamuoyuna saygı ile duyuruyoruz.”

Diyanet’in hutbede kadınların etek boyuna ayar vermesi veya miras hakkını ilahi adaletle ilişkilendirerek fetvalar ve çözümler üretmesi hukuka uygun olduğu gibi İzmir Barosu’nun bu tür yaklaşımlardan tedirgin olarak tepki göstermesi ses vermesi de hem hukuku hem demokrasiye uygundur. Hepimiz biliriz ki Birleşik Devletler’de bakarsınız federal devlet veya bir eyalet kürtaj yasası yapar; Katolik kilisesi tepki gösterir, ses verir. Herkes kendi görüşünü ve müktesebatını ifade edecektir. Burada hiç sorun yok. Mesele başka yerde.

İğneyi de, çuvaldızı da

Bu satırların yazarı bir İlahiyat fakültesinde öğretim üyesi, zaman zaman Diyanet’le yolları kesişen, çoğu zaman Cuma hutbesine çıkarılan, insanların kendisine hoca diye hitap ettiği bir gariptir. Öyle olunca çuvaldızı da iğneyi de kendine yani Diyanet’e, İlahiyat’a batırmak ister.

Buradan bakınca Diyanet’in son aylardaki ses getiren hutbeleriyle tam da laik ve demokratik bir üslup sergilediği görünüyor. Ancak hemen belirtmeliyim ki bu üslup Rahmeten li’l-Alemin, Seyyidü’l-Mürselin Muhammed Mustafa’nın üslubunu andırmıyor.

Müminlerin annesi Hz. Aişe (ra) şöyle buyurur:

“Resulullah (sav) eğer davetinin başında içki ve zinayı terk edin deseydi; Araplar biz ne içkiyi ve zinayı terk ederiz, ne de Muhammed’in dinine gireriz derlerdi.”

Allah’ın Elçisi (sav) “La ilahe illallah deyin, kurtulun!” buyuruyordu. Onun Mekke-i Mükerreme’deki daveti bu tek cümleden ibaretti. Zira bu kelimeyi söyleyenler Hz. Muhammed’e tabi oluyorlardı.

Resul-i Ekrem (sav) bir defasında Hz. Aişe’ye “Kavminin İslam ile ahdi taze olmayaydı; Kabe’yi yıkar; atam İbrahim’in temelleri üzerine yeniden inşa ederdim” buyurmuştu. Çünkü Hz. Muhammed’in gençliğinde fırtına, sel, yangın nedeniyle Kabe harab olmuş; yeniden yapılırken malzeme kıtlığından aslına göre daha küçük yapılabilmişti.

Muaz bin Cebel’i Yemen’e vali olarak gönderirken ona ve yardımcısına insanları öncelikle İslam’a davet etmelerini, bunu kabul ederlerse namazı öğretmelerini, onu da başarırlarsa Ramazan ayında orucu, sonra zenginlerinden alınıp fakirlerine verilmek üzere zekâtı, nihayet ömürde bir kez olmak üzere yol bulanların beyti haccetmesini duyurmalarını talim ettikten sonra şöyle buyurmuştu: “Kolaylaştırınız, güçleştirmeyiniz; müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz!”

Şimdi elimizi vicdanımıza koyup kendi kendimize söyleşelim: Ses getiren hutbeler acaba bizim nefsimizi mi okşuyor? Bize ötekileştirdiğimiz toplumun diğer bir kesimine karşı zafer duygusu mu veriyor? Biz insanları camiye çekecek işler mi yapıyoruz; yoksa camileri boşaltmaya mı çalışıyoruz?

Sultanahmet ile Ayasofya arasındaki meydanda bir Ramazan’da mesela bir Anadolu Rock konseri mi yapsak teravih namazını müteakip? Cem Karaca’dan “Allah yâr!” söylense… Barış Manço’dan, Sezen Aksu’dan ilahi tadında şarkılar… Sonra bir genç çıksa Mevlid-i Şerif’ten Merhaba bahrini cover yapsa…

İnsanlar bizim sözümüzden ve söylemimizden rahatsız oluyorsa dönüp bir de kendimize baksak ya… Muhabbet zor zenaat azizim. İğneyi de çuvaldızı da kendine batıracaksın yolun daha en başında.

Davetçiyiz, kadı değil!

Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat (ö. 6 Ekim 1981) ülkenin meşhur hatibi Şeyh Kişk’e şöyle serzenişte bulunmuştu:

“Hocam, ne sen Musa’dan hayırlısın; ne de ben Firavun’dan daha fenayım. Cenab-ı Hak Hz. Musa’ya Firavuna yumuşak söz söylemesini emretti. Sen de bana karşı biraz yumuşak söz söyleyemez misin?”

Diyanetimiz bir karar vermeli: Davetçi miyiz; kadı mı? Davetçi isek her konuda, her ortamda, herkese güzel sözü söyleme hakkımız ve ödevimiz var. Kadılığa soyunursak toplumsal huzuru da bozabiliriz, laiklik ilkesini de ihlale düşebiliriz, Avrupa Birliği değer ve normlarıyla da çatışabiliriz, insan hakları ve cinsiyet eşitliği duvarlarına da toslayabiliriz.

Cami şeriat kapısıdır. İnsanları bu kapıdan kovmayalım. Bu kapıyı cazip hale getirelim. Daha bunun dört kapısı kırk makamı var.

Cami kapısına “Sen de gel, sen de gir!” yazalım. Camdan bir cami yapalım, içine girme cesareti bulamayanlar da seyretsin namaz gibi bir güzelliği.

Batı toplumları kiliseden uzaklaştı, biz camiye yakınlaşalım.

Allah’ın kullarını Allah’ın evinden, camisinden, hutbesinden soğutmayalım ya Huu. Dağarcığımızda hiç mi güzel söz yok! İslam’ın evrensel mesajları bu çağa neler söylüyor? İnsanlar heyecanla beklese önümüzdeki Cuma hutbesini. Cuma hutbeleri ruhlarımızı tamire vesile olsa… Günahlarımızın döküldüğünü hissetsek her Cuma. Camiden arınmış, yunmuş çıksak her hafta…

Her hafta hutbe hazırlamak zor oluyorsa 52 isim belirleyelim her yıl. Bir öğretmen, bir sanatçı, bir şair, bir diplomat, bir vali, bir belediye işçisi, bir müzisyen, bir hukukçu, bir hekim, psikolog hutbe yazsın. İmamlarımız bu hutbelere kendilerini de katarak minbere çıksın. Hatta 1500. Mevlid-i Nebi yılında hutbelerimizi kadınlar yazsın. Bir yıl boyunca kadınlar tarafından kaleme alınmış hutbeler dinleyelim kubbelerde.

Söz Yunus’la açıldı, Yunus’la hitama ersin:

“Bir kez gönül yıktın ise
O kıldığın namaz değil
Yetmiş iki millet dahi
Elin yüzün yumaz değil!”

DERİN HUZUR
Zihnin ve Ruhun Sessiz Limanı

Hayatta çoğu zaman, farkında olmadan peşinden koştuğumuz şey aslında tek bir kelimede özetlenebilir: huzur. Kimimiz bunu maddi güvenceyle, kimimiz başarıyla, kimimizse sevgiyle elde edeceğini sanır. Ancak yıllar geçtikçe anlarız ki huzur ne sadece dış dünyada ne de tamamen içimizde saklıdır; ikisinin kesiştiği, ince ve görünmez bir dengedir.

Huzurun Doğası
Derin huzur, yüzeysel bir rahatlama hali değildir. Tatilde birkaç gün deniz kenarında oturmak, ya da kısa süreli sessizlik bazen huzur gibi gelir, fakat bu geçicidir. Gerçek huzur, koşullar değişse bile içsel dengenin bozulmamasıdır. Bir fırtınanın ortasında bile sakin kalabilmektir.

Zihnin Gürültüsünü Susturmak
Zihnimiz çoğu zaman bir pazar yeri gibidir; sesler, çağrılar, tartışmalar… Geçmişteki hatalar, gelecekteki belirsizlikler ve “ya olursa”larla doludur. Huzurun önündeki en büyük engel bu zihinsel gürültüdür. Derin huzura ulaşmak, bu gürültüyü tamamen yok etmek değil, onun içinde sessiz bir merkez bulabilmektir. Tıpkı dalgaların altında dingin bir deniz yatağı gibi.

Kabullenişin Gücü
Huzurun kapısı kabullenme ile açılır. Bu, pes etmek ya da mücadeleyi bırakmak değildir. Kabullenme, gerçeği olduğu gibi görmek ve ona karşı direnci bırakmaktır.
İnsan çoğu zaman huzursuzluğunu, hayatın “olması gerektiği gibi” gitmemesine bağlar. Oysa dünya kendi akışında ilerler; yağmur yağar, yaprak düşer, insanlar gelir ve gider. Kabullenmek, bu akışı değiştirmeye çalışmadan onunla uyum içinde hareket etmektir.

Huzur ve Yavaşlık
Modern hayat bize sürekli hız ve verimlilik telkin eder. Daha çok çalışmak, daha çok kazanmak, daha çok yaşamak… Ama “daha çok” arayışı, huzurun düşmanıdır. Derin huzur çoğu zaman yavaşlıkla gelir. Bir fincan kahvenin buharını izlemek, yürürken adımların sesini duymak, gece sessizliğinde kendi nefesini fark etmek… Bu anlar, zihne “buradayım” der.

Huzurun Kaynağı
Bazıları huzuru tamamen dış dünyada arar: doğru insan, doğru iş, doğru şehir… Bazıları ise tamamen içsel bir yolculuk olarak görür. Gerçekte huzur ikisinin birleşimidir.
Evet, içsel huzur en önemlisidir, ama bazen dış koşullar da onu besler. Gürültüsüz bir ortam, güvenli bir yaşam alanı, sevgi dolu ilişkiler… Bunlar ruhun toprağını zenginleştirir. Ancak toprağın verimli olması yetmez; tohumun da sağlıklı olması gerekir. İşte o tohum, senin içindeki bilinçtir.

Huzuru Koruma Sanatı
Derin huzuru bulmak kadar onu korumak da bir sanattır.

  • Gereksiz çatışmalardan uzak durmak
  • Hayır demeyi öğrenmek
  • Doğayla temas etmek
  • Kendi iç sesini dinlemek

Bunlar huzuru koruyan ince duvarlardır. Her gün, küçük anlarda bu duvarları onarmak gerekir.

Sonuç
Huzur Bir Varış Değil, Bir Yolculuktur.
Derin huzur, varılması gereken bir liman değil, o limana giderken yaşanan yolculuğun kendisidir. Bazen dalgalar yükselecek, bazen rüzgar yön değiştirecek. Ama sen, içinde taşıdığın sessiz limanı koruduğun sürece, hangi kıyıya vardığın o kadar da önemli olmayacak.
Derin huzur, bir yerde seni beklemiyor.
O, senin içinde, onu fark etmeni bekliyor.

Saygılarımla,
Dr. Abidin Tatlı
Araştırmacı Yazar

📢 Zeytinime Dokunma! 🌿

Zeytinyağı Akademisi, sosyal sorumluluk projesi olarak;
‘Bir Konu Bir Konuk’ Zeytine Dair Panelimizde;

30 Haziran 2025 Pazartesi Saat 20.00’de Bu haftaki konuğumuz

📢 Zeytinime Dokunma! 🌿
📍 Bir Konu Bir Konuk
🎙️ Moderatör: Dr. Abidin Tatlı
📅 30 Haziran 2025
🕒 Saat: 20.00

Zeytinliklerimizin geleceği masaya yatırılıyor!
Bu özel programda;
🔬 Prof. Dr. Renan Tunalıoğlu,
🌱 Prof. Dr. Selçuk Aktürk ve
🌳 Ali Osman Menteşe
zeytinin kültürel, çevresel ve ekonomik değeri üzerine derinlemesine bir sohbet gerçekleştirecek.

📌 Zeytin ağacı sadece bir ağaç değil, bir yaşamdır.
Toprağımıza, geleceğimize ve mirasımıza sahip çıkıyoruz!

💚 #ZeytinimeDokunma
💬 Canlı yayın ve detaylar için bizi takipte kalın!

Zeytine Dair Panel Konumuz ise, ” Zeytinime Dokunma’ dirGelecek hafta bir konu konuk programımızda buluşmak üzere,

Saygılarımızla
Dr. Abidin TATLI
Panel Moderatörü

Kayıt Olmak İçin:https://www.zeytinyagiakademisi.com.tr/paneller/