SEVGİYİ GERİ ÇEKMEK
(Savaşların Gölgesinde Babalık)
Dr. Abidin Tatlı
Araştırmacı Yazar
Tadımcı, Tadım Eğitmeni
1. Dünya Savaşı ardından Kurtuluş Savaşı ve sonrasındaki yeniden inşa yılları…
Yirminci yüzyılın ilk çeyreği, Anadolu’nun neredeyse her köyüne, her ocağına bir kara haber getirmiştir. Bu savaşlar yalnızca topraklar için değil insanlar için, aile yapısı için, bireylerin ruh sağlığı ve duygusal gelişimi için de büyük yıkımlar getirmiştir.
Bu yıkımların görünmeyen taraflarından biri, erkeklerin cepheye gitmesiyle geride kalan kadınlar ve çocuklar üzerinde bıraktığı derin izlerdir. Ama bir başka önemli sonuç daha vardır: Savaş sonrası hayatta kalan erkeklerin, yalnızca kendi çocuklarını değil, yetim kalan diğer çocukları da babasız bırakmamak adına duygularını nasıl bastırmak zorunda kaldıkları.
Ve işte, bu tarihsel ve buna bağlı kültürel yapı, bugünkü orta yaş ya da yaşlı kuşak babaların neden çocuklarına sevgilerini gösteremediklerinin arkasındaki gerçeği oluşturur.
Savaşın Aldığı ve Bıraktığı
1914’te başlayan I. Dünya Savaşı ve onu takip eden Kurtuluş Savaşı, Anadolu’da bir nesli neredeyse yok etti. Cepheye giden erkeklerin çok büyük bölümü geri dönemedi. Dönse de eksik döndü. Fiziksel olarak sağ kalanlar, ruhlarında taşıdıkları kayıplarla yarım kaldılar.
O yıllarda birçok köyde ya erkek nüfus yoktu ya da çok azdı. Birçok kadın genç yaşta dul kaldı. Çocuklar yetim büyüdü.
Dönebilen çok az sayıdaki erkek, bundan sonra yalnızca kendi ailesinin değil, tüm köyün yükünü taşıyan bir figüre dönüştü.
“Baba” Kavramının Genişlemesi
Savaşlardan dönen bu erkekler artık sadece kendi evlatlarının değil ölen kardeş, kuzen, komşu çocuklarının da “baba”sı olmuştu.
Bir çocuk babasını kaybetmişse, dönen adamın gözünde o da “emanetti”.
Ve işte o noktada şekillenmeye başladı bu neslin bilinçaltına kazınan sessiz kural:
“Bir çocuğu severken, diğerini mahzun bırakıp ağlatma. En iyisi, hiçbirini ayırma. Hatta hepsini belli etmeden sev.”
Ve böylece duygularını geri çeken, sevgiyi içinde yaşayan, sarılmayı lüks sayan bir baba modeli doğdu.
Sevgiyi Göstermemek Bir Suç Değildi, Bir Fedakârlıktı
O dönem babaları sevgisiz değildi.
Bilakis, duyguları daha da yoğundu. Ama o sevgiyi göstermeyi bilinçli olarak bastırdılar. Çünkü onlara göre sevgiyi gösterdiklerinde, adaletsizlik doğabilirdi.
Kendi çocuğuna sarıldığında, babasız kalan çocuğun bakışlarını görmeye dayanamazlardı.
Bu nedenle:
- Bir çocuk ağlamasın diye diğerini güldürmediler.
- Bir yetim dışlanmasın diye öz evlatlarına sevgilerinde sınır koydular.
- Kendi evlatlarını sevmek yerine herkese eşit mesafede durmayı seçtiler.
Sevgi, gösterildiğinde acı verecekti. Bu yüzden sevgi; sessiz, mesafeli ve çoğu zaman anlaşılmayan bir şekle konumlandı.
“Sevgiyle Büyümedik” Diyen Bir Kuşak
Bugün 40’lı, 50’li yaşlarda olan birçok insanın babalarıyla olan ilişkilerinde ortak bir tema vardır:
“Babam beni severdi ama belli etmezdi.”
“Bana hiç sarıldığını hatırlamam.”
“Bir kez olsun adımı övgüyle andığını duymadım.”
Oysa o babalar;
- Sabahın köründe işe giderek,
- Çocuklarına bir beden büyük pantolon alarak,
- Kendi yemeyip çocuklarına yedirerek,
- Sessizce, yorgun elleriyle geçim sağlayarak“Seni seviyorum” dediler — ama dilsiz-…
Onlar sevgiyi kelimeye değil ekmeğe, alın terine, sorumluluğa yüklediler.
Bugün Ne Anlamalıyız?
Biz bugünün yetişkinleri olarak bazen kendi çocuklarımıza daha çok sarılmamızın, sevgimizi açıkça göstermemizin sebebini “onlardan farklı olmak istemek” şeklinde açıklarız.
Ama aslında, bu da onların bize bıraktığı dolaylı bir mirastır.
Çünkü o sevgi gösterilemediği için eksik kalan yanlarımızı, biz çocuklarımıza tamamlamak isteriz.
Onlardan kalan sessizliği, şimdi yüksek sesle söyleyerek iyileştirmeye çalışırız.
Bu bir kırılmanın değil, bir iyileşmenin işaretidir.
Sonuç: Sevemedi Değil, Sakladı
Bizim babalarımız sevgisiz değil, vicdanlıydılar.
Sadece kendi evlatlarının değil, köydeki tüm çocukların yükünü omuzlarında taşıdılar.
Ve belki de bu yüzden, sevgiyi açık açık göstermekten çekindiler.
Onların sevgisi eşitlikten geçti, vicdandan ve suskunluktan.
Bugün onların suskunluğunu anlamak, bu ülkenin acı tarihini anlamaktan geçer.
Ve onları yargılamak değil, onları onarmak bize düşer.
Biz onların sevemediklerine değil, duygularındaki yoğunluğa odaklanalım.
Çünkü bazen en çok seven, en sessiz olandır.
Saygılarımla,



Cevapla
Want to join the discussion?Feel free to contribute!